| |
‘Pandora’nın Kutusu’ Altın İstiridye Ödülü'nü aldı. Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez. Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın San Sebastian’da en iyi film seçilen ‘Pandora’nın Kutusu’nun yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, alzheimer’lı annelerine bakmak durumunda kalan üç kardeşin hikâyesinde herkesin bir şekilde kendini bulacağını söylüyor. Ustaoğlu’na göre dünyanın neresinde olursa olsun modernizmin sancıları aynı
Yeşim Ustaoğlu, sinema dünyasının en eski ve saygın festivallerinden birinde İspanya’daki 56. San Sebastian Film Festivali’nde önemli başarı elde etti.
Ustaoğlu’nun alzheimer’lı annelerine bakmak durumunda kalan üç kardeşin hikâyesini anlattığı ‘Pandora’nın Kutusu’, festivalde büyük ödül Altın İstiridye’yi almakla kalmadı başrol oyuncusu Fransız Tsilla Chelton’ya da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırdı.
1994’de ‘İz’i çeken Ustaoğlu, asıl çıkışını 1999’da ‘Güneşe Yolculuk’la yaptı. ‘Bulutları Beklerken’in ardından ‘Pandora’nın Kutusu’nu çeken Ustaoğlu, San Sebastian’dan önce eylül başında Toronto Film Festivali’ne konuk olmuştu. ‘Pandora’nın Kusutu’, dünya prömiyeri yaptığı Toronto’da da büyük beğeni toplamış, ayakta alkışlanmıştı. Ustaoğlu’yla Altın Portakal’ın iddialı yapımlarından olan ‘Pandora’nın Kutusu’nu konuştuk
Pandora’nın anlamı nedir filmde? Derya Alabora’nın karakteri mi temsil ediyor Pandora’yı?
Önemli olan seyircinin ne bulup çıkardığı ama kişisel olarak kutunun içinde ne çıktığını önemsiyorum. İçinden çıkanlar iyi ve kötü şeyler. Bütün ailenin hikâyesi aslında neredeyse iyi-kötü denk-lemini yansıtıyor. İnsana dair her şeyin kutu açılınca açığa çıkmış olması önemli. Bu da ailenin bütününe yansıyor.
Filmdeki aileyi Türkiye’nin bir mozaiği olarak görüyor musunuz?
Hepsi bir gözlem. Bu şekilde yaşayan bir aile olabilir. Sadece Türkiye’ye özgü değil. Herkese dair. Türkiye’ye özgü aslında ama modernizmden nasibini almış tek ülke Türkiye değil, durumun yarattığı sıkıntılar anlamında. Yani insan bazında baktığımız zaman bir çok insan son derece net olarak kendini orada bulacak. Güzin, Nesrin veya Murat gibi hissedecek. Son derece gerçek karakterler hepsi. Aldığım bütün yorumlar da bu yönde zaten şimdiye kadar.
Köy hayatıyla ilgili ve şehir hayatıyla ilgili gözlemler de var. Ama özünde Türkiye var.
Ama oradan evrensel temalar çıkarıyorsunuz. O konuda evrensel bir takım çıkarımlar yapmanız gerekir. İlla burada köy var, orada şehir var, buralarda da köy var mı diye aramaktan çok; modernizm üzerine ne anladık, ne geliştirdik, ne seyrettik ve ne gözlemledik diye düşünerek evrensel temalar çıkarabiliriz. Dünyanın neresine giderse gitsin her insan kendi ilişkilerinde biraz Nesrin, biraz Güzin, biraz Murat bulacak. Kendi ilişkilerinde, samimiyetinde, ilişkisizliğinde, yalanından dolanında biraz ondan biraz bundan bulacaktır ve bu da çok doğal.
Önceki filmlerinizde tanınmamış oyuncularla çalıştınız. Bu filminizde ise Derya Alabora ve Onur Ünsal gibi profesyonel isimlere geçiş yapıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Çok iyiler, süperler, başarılılar.
Tabii tabii gayet iyi oturmuşlar karakterlerine. Ama tercih açısından soruyorum ben daha çok...
Onur o kadar yatkındı ki. Onu tanıdığım andan itibaren aradığım çocuk olduğunu anladım. Onur’un da ikinci filmi. Osman’ın ilk filmi. Güzin’in ilk filmi. Sinemada yeni isimler hepsi yine. Derya da deneyimli. Bir tane de 60 yıllık tecrübeye sahip bir duayenimiz var, Tsilla Chelton. Onlarla bir işbirliği yapmayı denedim. Bir birleşme olsun diye uğraştım. Arkada gördüğünüz herkes de hayatın içinden insanlar zaten. Bu duruma katkıda bulunuyorlar. Diğer filmlere göre oyuncu yönetimi çalışması farklı mı oldu?Çok da fazla olmadı.
İster amatör olsun ister profesyonel bütün oyunculara yaklaşımım aynı. Benim için insanın içindekini dışarı çıkarmak önemli, ki Tsilla’nın Türkçe öğrenmesi gerekiyordu. Onun için son derece ihtimamlı ve zor bir çalışma oldu. Diğer oyuncularla da ilişkisi ve kimyası kuvvetliydi.
Genel olarak oyuncuyla yoğun olarak çalışan, ondan konsantre olmasını isteyen bir yapım var. Bu anlamda da çekim öncesinde çok fazla doğaçlama ve prova yaparım. Çekimde de oyunculara mümkün mertebe çok rahat oynayabileceği konsantre bir ortam sağlıyorum. Bunun için de uzun planlar çekebilirim. Özellikle de çekim sırasında...
Onları sonra masada keserim ama oyuncular açısından da hiç planlanmamış çok uzun planlar çıkar ortaya. Bunların içinden inanılmaz duygular çıkar. Söylenenin dışına çıkınca çekimi keseceğimi beklerken, oyuna ve duygularına devam ederler. Bazen kendilerinin bile beklemediği inanılmaz hoş anlar çıkar. Bu filmde de çok yaptım bunu, çok fazla doğaçlama kullandım. Kendi doğalarında olandan çıktı.
Mehmet ve Murat ikisi de büyüleyici bence. Yan yana iyi dayı ve yeğen oldular. Çok doğal ve rahatlardı. Senaryo olsun istemem hiçbir zaman, hayatın içinde olmasını tercih ederim. İkisi de son derece iyiydi. Bir aile olmalarını, gerçekten o sırada bir şey yaşanılıyor gibi hissedilmesini çok istedim ve sanırım başardım.
Evet hissediliyor. Anneanne rolündeki Fransız oyuncunun Türk bir karakteri canlandırması, onun aksanını etkilemiş sanki.
Mümkün mertebe Türkçe öğrenmesi için uğraştık. Buna bağlı olarak Türkçe bilmeyen biri için son derece aksansız konuştu. Ü’leri, e’leri ve ğ’leri kaçırmadı örneğin. Vurguları uyguladı. Fransızca Türkçeye zerre kadar yakın değil, fonetik olarak. Bunun altından kalktı.
Filmde bütün karakterler bir çıkış yolu arıyor. Anneannenin camdan bakıp, binaların arasında küçücük bir yol görmesi gibi sinematografik öğeler de ‘Pandora’nın Kutusu’nun görsel gücünü gösteriyor. Kaçtıkları nedir sizce?
Hepsi bir kapana kısılmış. Pandora’nın kutusu da ona bağlantılı zaten.
Kapitalizmle bağlantılı bir durum mu bu?
İşte evet bütün hayat sistemli. Orta sınıf mensubu olarak hepsi köşeye sıkışmış olduklarının farkında değiller. Görüntüler de bir çeşit bürokrasiyi ve yalnızlığı yansıtıyor. Hiçbir şeyi dillendiremiyorlar, iletişimsizler ve etkileşimsizler. Kendi hayatlarında akıp gitmeyen şeylerin farkına varamayan insanlar. Hepsi kendi hayatlarının içinde sıkışmış insanlar. Öyle ya da böyle hayatlarında bir çözüm bulamıyorlar.
Anneanne ve torun karakterleri anahtar bir yere oturuyor...
Aslında iki çok farklı kuşak olan oğlan ve anneanne kaçak. İki kaçak bunları hizaya getiriyor. Hayatları oturmuş olanlar sorunlu ve kaçaklar onların vidalarını sıkıştırıyor.
Anneanne ve torun köye gidip birlikte yaşayabiliyorlar mesela.
Daha doğal olana, dokunulabilinene gidiyorlar. Kurulu düzenin ve duvarların arasında çok fazla şey kaybediyoruz hayatta biz. Onlar da vahşi olana, doğal olana, sahici olana gidiyorlar. Ait oldukları yere varıyorlar __________________
|
|