+ Bisohbet.Com Dizifilm özetleri film fragmanları dizi film oyuncu resimleri
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:
A - 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 - 22 - 23 - 24 - 25 - 26 - 27 - 28 - 29 - 30 - 31 - 32 - 33 - 24 - 35 - 36 - 37 - 38 - 39 - 40 -
Bisohbetimiz 4. Yaşında Nice Yıllara Bisohbet

Bisohbet Genel Duyuru
DUYURU  : Telif haklarini ihlal eden her turlu materyal Bisohbet'te Yayinlanamaz ve Dagitilamaz! Please Read! Legal disclaimer and notice.
Bisohbet Paylaşım Forumlarında Dizifilm, Program, Mp3, veya herhangi illegal içerikli unsur paylaşımı yapılmamaktadır. Bölümlerimizde bulunan konular tanıtım ve bilgi amaçlı olup download linkleri verilmemektedir. Telif haklarını ihlal eden bu tür paylaşım konuları uyarılmaksızın kaldırılacaktır.. Daha Fazla bilgi için lütfen Forum kurlları'nı okuyunuz!
 Önemli: Bu sitede dizifilm download film divx paylaşımı yada herhangi bir illegal ve telif haklarını ihlal eden unsurun paylaşılması yasaktır.!
  Mesajları Göster
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 [8] 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 ... 705
113  Genel Kategori / Sorular Ve Güncel Fetvalar / Kullar Arasında Eşitsizlik mi Var? : 04 Ekim 2008, 13:56:20
Allah çok insanlara, araba, apartman, mal, mülk, itibar, arkadaş, şan, şöhret vermiş; bazı insanlara da fakirlik, dert, musibet, elem, keder vermiş; sonraki insanlar çok mu kötü, yoksa Allah öbürlerini çok mu seviyor?


Böyle bir soru, ancak öğrenmek maksadı ile sorulabilir. Yoksa başka türlü günaha girilmiş olur. Esasen, içinde böyle bir derdi olan insanın da, bunu sorması lâzımdır.

Allah (cc) dilediğine at, araba, han, hamam, taksi, apartman verir; dilediğine de fakr u zaruret. Fakat, bütün bunlarda, âile ve sâireden gelen bazı sebepler de inkâr edilmemelidir. Meselâ, bir insanın mal kazanma dirâyet ve kiyâsetini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, kendi devrinin şartları içinde kazanma yollarını bilmesi de, kazanç sebebi olması bakımından inkâr edilemez. Bununla beraber Allah (cc), bazı kimseler, liyâkat izhar ettiği halde, yine onlara mal-menâl vermiyor. Mâmâfih, zayıf bir hadis-i şerifte; Allah'ın, malı istediğine, ilmi ise isteyene verdiği ifade edilmektedir ki, mevzûmuz itibarıyla oldukça mânidardır...

Bir de, mal-mülk mutlaka hayır sayılmamalıdır. Evet, bazen Allah (cc) mal-menâl, dünyevî huzur ve saadet isteyenlere, istediklerini verir; bazen de vermez. Ama, Allah'ın (cc) hem vermesi, hem de vermemesi hayırlıdır. Zira, sen iyi bir insan ve verileni de yerinde kullanacak isen, senin için hayırlıdır. İyi bir insan değil ve istikametten de ayrılmış isen, Allah'ın vermesi de vermemesi de senin için hayırlı değildir.

Evet, istikametin yoksa, fakirlik senin için küfre bir vesiledir. Çünkü, seni Allah'a karşı başkaldırmaya sevk eder de, her gün O'na karşı bir isyan bayrağı açarsın. Yine, şayet sen istikamette değilsen; kalbî ve ruhî hayatın da yoksa, senin zenginliğin senin için bir belâ ve musibettir.(1)

Şimdiye kadar çok kimseler bu imtihanı kaybetmiştir. Nice servet sahibi kimseler vardır ki, servet içinde yüzdükleri halde, nankörlüklerinden ötürü, kalblerinde tecellîden en ufak bir parıltı ve aydınlık yoktur.

Binâenaleyh, bunlara Cenâb-ı Hakk'ın mal ve menâl vermesi bir istidraçtır; dolayısıyla da sapmalarına bir vesiledir. Ama bunlar, her şeyden evvel ruhî ve kalbî hayatlarını öldürdükleri ve Allah'ın verdiği fıtrî kabiliyetleri çürüttükleri için, buna müstahak olmuşlardır.

Bu arada, Efendimiz'in (sav) şu hadislerini kaydetmek de yerinde olur: "İçinizde öyleleri vardır ki, ellerini kaldırıp Allah'a kasem ettikleri zaman, Allah (cc), onların yeminlerini yerine getirir. Ve yeminlerinde hânis kılmaz. Berâ İbn Mâlik onlardan birisidir."(2) Hâlbuki Enes'in kardeşi Berâ'nın ne yiyeceği ne de yatacak bir yeri yoktu, kût-u lâyemûtla yaşıyordu. İşte, Berâ gibi saçı başı karışık, nice pejmûrde görünüşlü ve perişan sayılacak kimse vardır ki, onlara büyük insanlar nazarıyla bakılmış ve kalblerinin büyüklüğü, içlerinin aydınlığıyla değerlendirilmişlerdir. Ve işte bunlardır ki, Resûl-ü Ekrem'in (sav) diliyle, yemin etseler, Allah'ın (cc), yeminlerinde yalan çıkarmayacağı kişiler olarak vasıflandırılmışlardır.

Onun için; müstakillen ne servet, ne de fakirlik bir felâket, veya nimet sayılmamalıdır. Belki yerine göre fakirlik, Allah'ın en büyük nimetlerindendir. Allah Resûlü (sav) iradesiyle fakirliği ihtiyar buyurmuşlardır: "İstemez misin dünya onların olsun, âhiret bizim."(3) Hz. Ömer, dünya servetleri devlet hazinesine aktığı halde, bir fakir insan gibi, kût-u lâ yemûtla geçinmiş ve fazlasını istememiştir.

Ama, öyle fakirlik de vardır ki, -Allah muhafaza buyursun- küfür ve dalâlettir. Meselâ: Yukarıdaki sözler tahkik niyetiyle bir mü'minin ağzından çıkmasaydı da, bir nankörün ağzından çıksaydı, Allah'ın nimetlerine karşı şikâyet eden o kişi, kâfir olurdu.

Demek ki, yerine göre fakirlik nimet, yerine göre de devlet. Asıl mesele, kalbde musaddıkın bulunmasıdır. Yani,

Ya Rabbi, Senden ne gelirse gelsin makbûlümdür.

"Hoştur bana Senden gelen,
Ya hıl'atü yahut kefen;
Ya taze gül, yahut diken,
Lûtfun da hoş, kahrın da hoş"

Şarkî Anadolu'da; "Senden, o hem hoş, hem bu hoş." derler.

İnsan hil'at da giyse, servet içinde de yüzse, Allah'la beraber olduğu takdirde, Abdülkadir Geylânî gibi, yine ayağı velilerin omzunda ve mübarek başı da Resûl-ü Ekrem'in (sav) dâmenine dokunacaktır. Ama Allah ile münasebeti yoksa, o fakirin dünyası da hüsran, âhireti de hüsran olacaktır. Kezâ, Allah ile beraber olmayan zengin, zâhiren dünyada mesut gibi görünse de, neticede ağır bir hüsrana uğrayacaktır.(4)

Hânis: Yeminini bozan, sözünde durmayan
Hil'at: Bir çeşit üst elbisesi, teşrifat elbisesi, kaftan
Kiyâset: Anlayışlılık, kavrayışlılık, akıllılık
İstidraç: Allah'ın dinsizlerin sapıklığını artırmak için üst üste ihsanda bulunması
Kut-u lâyemût: Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek

[1] Bkz: Teğâbûn sûresi, 64/15
[2] Tirmizî, Menakıb 54
[3] Buhârî, Tefsiru sûre (66) 2; Müslim, Talâk 31
[4] Bkz: Kasas sûresi, 28/78-84
114  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / Bir Demet Dua... : 04 Ekim 2008, 13:48:53
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Dua ve ibadet aşkı, devamlı ibadet eden bir insanda zamanla ibadetin fıtratın bir yanı haline gelmesinden dolayı oluşabileceği gibi Cenab-ı Hakk'ın bilemediğimiz bir sırla ibadet ü taate iştiyak (arzu) uyarması şeklinde de olabilir.

Her iki durumda da bu iştiyak Allah'ın bir lütfudur. İbadet etmek bir lütuf; ibadete karşı içte hissedilen arzu ve alaka da o lütfun üzerine ayrı bir lütuftur. Cenab-ı Allah, bazen bir kula bu duyguyu lütfeder; o da ibabetleri tabii ihtiyaçları, âdetleri gibi görür. Bu, o insanın iyi ve güzel hallerinin iştiyaka dönüşmesi demektir. Bu iştiyakla, "ne kadar yapsam az" der. Mesela; günde bin tane salât u selam okur da sonunda der ki: "Ya Resûlallah, Senin kadr u kıymetine göre salât ü selam okuyamadım."

Yaptığı ile iktifa eden -mü'mindir, inanıyordur, ibadet ü taatındadır ama- bu ölçüde mazhariyete ulaşamamış demektir. Yani günde bin rekât namaz kılsa "Hayır, katiyen ben Rabb'ime karşı borcumu ödeyemedim" demek... "O'na karşı şükran borcumu eda edemedim." mülahazası mevhibe üstü bir mevhibedir.

İmanın kalbde sebat bulması çok önemli olduğu için ben dua ederken mütemadiyen (sürekli olarak) "Allahümme yâ Mukallibel Kulûb, sebbit kulûbenâ alâ dînik-Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalblerimizi dininde sabitleyip perçinle." diyorum. Başka bir dua da "Allahümme ya Musarrifel Kulûb, sarrif kulûbenâ ila tâatik- Ey kalbleri evirip çeviren, kalblerimizi ibadet ü taat sevdasına çevir!" diyorum. Buna ilaveler yapabilirsiniz: "İla mâ tuhibbü ve terdâ. Lâsiyyema ilel ihlâs-Kalblerimizi sevip razı olduğun işlere, hususiyle de ihlâsa yönelt." diyebilirsiniz. "İlel imanil kâmil vel yakînil etem-kamil iman ve mükemmel yakîne yönelt." diyebilirsiniz. "İlel hilmi vel enât-yumuşak huyluluk ve düşünerek, temkinli davranmaya yönelt." diyebilirsiniz. Bunlar istenir Allah'tan.

Fiille de ısrar edilirse Cenab-ı Hak her şeye rağmen, cismaniyete ve bedene rağmen ibadete aşk u iştiyak verir. O hale gelir ki insan, santim eksik yapsa çok ızdırap duyar ve yaptığı her şeyi az görür, küçük görür. Evet, elinden geldiğince O'na karşı kulluğunu ifade edeceksin ama sonunda "diyemedim" diyeceksin; "Söyleyemedim, edemedim, yapamadım... Nerede Rabb'imin sonsuz lütufları, nerede O'na tam şükürle mukabele!.." Bize bunları söyleme, bu istikamette istekleri ortaya koyma düşer. Fethullah Gülen-Zaman
115  Genel Kategori / Efendimiz Hz. Muhammed (Sav) / GüLLerin AğLadığı Vakit : 04 Ekim 2008, 13:44:24
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

Ağlamaktan gözleriniz mi görmeyecek? Varsın görmesin!!!

Gülmekten kalplerimiz kararacağına, bırakalım gözlerimiz kör olsun
ağlamaktan.

Ağlayıp da rahmet pınarlarına dönsün göz pınarlarımız. Kim bilir belki de ALLAH o gözlerden cennet ehline ab-ı kevser içirir.

Ve der ki;ALLAH“benim için ağlayan gözler cennetin rahmet çeşmeleridir. Ben o gözlerden cennet ehline vuslat şarabı içiririm

Evet, ağlamak çağrıdır sevgiliye, sessizce rahmetle‚ Ağlamak kesip yüreğini kanını feda etmektir sevgili uğruna. Ağlamak, anlamaktır sevgilinin sırrını.

Gözyaşı cennettir. Dil ile susmak ama göz ile konuşmaktır ağlamak.

Gözlerin dilidir gözyaşı. Ve ALLAH(c.c) çok iyi bilir gözyaşının dilini.

Bu yüzden misafir olur ağlayan kalbe.

İşte bundandır ağlayıp rahatlamamız.

Gözyaşı rahmete çağrıdır. ALLAHâ İÇİN rahmet çağrısına rahmetle cevap vermektir ağlamak.

Gözyaşı, rahmet geldin diye, yıkamaktır yolları nefsaniyetten.

Cennetten esintidir gözyaşı.

Ve ne mutlu bizlere ki, ağlayan bir resulün ümmetiyiz. Yaşarmayan gözden ALLAHâ sığınırım diyen Muhammedin ümmetiyiz.

Bindörtyüz yıllık hasretin varisiyiz bizler.
116  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / En Güzel’e Giden Yol : 04 Ekim 2008, 13:38:07
Soru: İbadet hayatımızın istikrarlı olması ve kulluk yolunun bizim için kolay yürünür bir cadde haline gelmesi hangi hususlara bağlıdır?




Cevap: İbadetin şuurluca yapılmasıyla onun temâdîsi (sürüp gitmesi, devamlı olması ve kalıcı tesirler bırakması) arasında “sâlih daire” söz konusudur. Çünkü, her şer aynı zamanda başka bir şerre çağrı ve her kötülük sonraki bazı kötülüklerin mukaddimesi olduğu gibi; her hayır da, diğer bir hayrın davetçisi ve her güzel amel başka iyiliklerin vesilesidir.

Sâlih Daire

Nasıl ki, insan bir günah işlemekle hakiki imanın nezih atmosferinden bir adım uzaklaşmış, küfre bir adım yaklaşmış ve şerre daha açık, günaha daha meyilli hale gelmiş olur; bir hayır yapmakla da günahların bunaltıcı havasından biraz daha sıyrılmış, imanını daha bir perçinlemiş, dolayısıyla da küfre karşı kendisine yeni bir sera daha oluşturmuş ve o ölçüde dalâletten korunmuş olur. Ayrıca, yaptığı o hayır sayesinde gönlünde başka iyiliklere karşı daha güçlü bir istek bulur. Şayet, şerrin şer doğurmasıyla hasıl olan kötülükler zincirine “fâsid daire” ya da günümüzün moda tabiriyle “kısır döngü” diyeceksek, bir hayrın daha başka hayırlara vesile olmasına ve sonraki iyiliklere zemin teşkil etmesine, böylece sürekli hayırlar meydana gelmesine de uydurma dildeki “doğurgan döngü”nün karşılığı olarak “sâlih daire” diyebiliriz.

Evet, şuurluca eda edilen her ibadet ü taat, arınmaya ve Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesile olur. Arınma yaklaşmayı, yaklaşma da arınmayı netice verir. İnsan, ibadet ü taat sayesinde beşerî kirlerden temizlenir, günahlarından arınır ve Allah Teâlâ’ya kurbet kesbeder. Allah’a yakınlaşma da insanın gönlünde ibadet iştiyakını ve hayır yapma duygusunu coşturur. Böyece, samimâne ve şuurluca ortaya konan ibadet ü taat ve hayr ü hasenât ile arınma ve kurbet kazanma birbirini takip edip durur; bu şekilde kullukta temâdî sağlanmış olur. Devam ve temâdî kalb ve ruh hayatında derinleşmeyi temin eder; derinleşme de, şuurda ve vicdanda ayrı bir enginliğe kapı aralar; insanı farklı bir marifet ufkuna ulaştırır.

Bu sâlih daire, insanın marifetten muhabbete, hatta bazen muhabbetten de lezzet-i ruhaniyeye kadar pek çok güzelliği duyup hissetmesini sağlar. Öyle ki, ibadet iştiyakı onun ruhunu bütün bütün sarar ve kulluk onun için ruhanî bir zevke dönüşür; artık o, bal-kaymak yiyor gibi ibadet eder ve ibadete bir türlü doymaz.

Gerçi, insan lezzet-i ruhâniyenin ve manevî zevklerin talibi olmamalıdır; fakat, o peşine düşmese de bunlar kulluğun bir semeresi olarak ziyade bir lütuf şeklinde esip gelebilir. Nitekim, Nur Müellifi, “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhâniyedir.” derken bir hedef göstermekten daha çok tabiî bir neticeyi nazara vermiştir. Hazreti Üstad, hakiki saadetin, hâlis sürurun, en şirin nimetin ve safi lezzetin marifetullah ve muhabbetullahta olduğunu belirtmiş ve bir insan marifet ve muhabbet ufkuna ulaşırsa, onun ekseriyetle lezzet-i ruhaniyeyi de derinden duyup tadacağına işaret etmiştir.

Yoksa, ibadeti ve genel olarak kulluğu -ruhânî de olsa- zevke ve lezzete bağlama bizim mesleğimize uygun değildir. Hâlis bir mü’min, haccını, orucunu, namazını, teheccüdde gece karanlıklarını yırtan âh u vahlarını ve i’lâ-yı kelimetullah hesabına iştirak ettiği hayırlı faaliyetlerini zevk almaya, lezzet-i ruhâniye ile dolmaya ve doyma bilmeme gibi hallere mazhar olmaya bağlamamalı; bütün amellerini sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor olma mülahazasıyla ve O’nun rızasını arama duygusuyla ortaya koymalıdır. Vakıa, insan bu konuda hâlis niyetini ve istikamet çizgisini korursa, onun bir kısım ekstra lütuflarla mükafatlandırılması da her zaman söz konusudur; o talep etmese de zaman zaman lezzet-i ruhâniye meltemleri eser gelir ve onun ruhunu sarar. İşte, bu marifet, muhabbet ve lezzet-i ruhâniye esintileri de insana o sâlih daire adına bir adım daha attırır; vicdanına “Hadi şunu da yap, bunu da tamamla, o hayırlı işi de eda et!..” dedirtir. Böylece, şuurlu amel temâdîye, temâdî derinleşmeye ve derinleşme de başka hayr ü hasenâta vesile olur.

İnsan, ibadet ettikçe manen yükselir, terakkî ettikçe de ibadet iştiyakıyla daha bir gerilir. Bir hadis-i şerifte de işaret edildiği gibi, mü’min Kur’an okudukça yükselir, yükseldikçe Kur’an-ı Kerim’e karşı iştiyakı artar. Dahası, bu terakkî onu ötede de Kur’an sayesinde yücelip yükselme ufkuna ulaştırır; orada kendisine “Oku, yüksel!” denilir ve dünyada öğrenip hıfzettiği her ayete bedel ona biraz daha yücelme mükâfatı bahşedilir. Evet, okuma yükselmeye vesile olur; sonra bu yükselme ruhta inşirah hasıl eder, daha çok okuma duygusunu tetikler. Böylece, okuma ve yükselme, ibadet ve terakkî arasında bir sâlih daire oluşur. İnsan o sâlih dairede dönüp durdukça ve o daire güzellikler üretmeye devam ettiği müddetçe kulluk yolundaki bir takım zorluklar da kolaylaşır, ibadet ü taat bir yük ve angarya olmaktan çıkar; aşılmaz gibi görünen engeller küçülür, üstesinden gelinebilecek bir keyfiyete bürünür.

En Kolay Yol ve En Emin Yolcu

Kur’an-ı Kerim, Leyl Suresi’nin şu mealdeki ifadeleriyle diğer mesajlarının yanı sıra bu hususa da dikkat çekmektedir: “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcar ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa; ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse, Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” (Leyl, 92/5-7)

Bu ayetlerdeki, {فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى} “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcarsa...” ifadesi, sadece maddî imkanlardan infakta bulunmak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, insanların, kendilerine lutfedilen nimetlerin herbirine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına girişmeleri icap etmektedir. İşaratü’l-İ'caz’da da belirtildiği gibi, “...ve min mâ razaknâhum yünfikûn - Kendilerine ihsanda bulunduğumuz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) ayet-i kerimesindeki “mâ” umumî bir manayı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunmak gerekmektedir. Bu nükteye bağlı olarak meseleyi ele alırsak; Mevlâ-yı Müteâl bize hangi lütuflarda bulunmuşsa, onların hepsini insanlığın istifadesine sunmak üzerimize bir vazifedir; ilim vermişse ilimden, mal vermişse maldan veya üstün bir dimağ vermişse de ondan başka insanları da faydalandırmak Allah yolunda infakta bulunmak demektir.

{وَاتَّقَى} “Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa...” sözünde üzerinde durulan takvâ; farzları yapıp günahları terk etmekle beraber haramlardan fevkalâde sakınma duygusu içinde bulunmak, günaha girme korkusundan dolayı bazı mübahlara el uzatırken bile titremek ve hatta şüpheli şeylerden kaçınarak, şöyle-böyle kuşku hasıl eden her şeyi bırakıp, tamamen tereddütten uzak bir hayat yaşamak manalarına gelmektedir. Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi gâye-i hayal edinmeme, maddî-manevî her nimeti Allah’tan bilip hiçbir şeyi nefse mâl etmeme, her meselede dinin hükümlerini gözetme, Allah Rasûlü’ne bilâ kayd ü şart inkıyâd etme, Hak’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunma, haramlara götürebilecek nefsî hazlar karşısında devamlı uyanık olma ve râbıta-ı mevti hayatın bir parçası haline getirme gibi hususlar da takvânın çerçevesine dahildir.

Ayrıca, bizim telakkîlerimiz açısından, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatın bağrına yerleştirdiği âdât-ı sübhaniyesini mütâlaa ederek tekvînî emirlerin gereklerini yerine getirmek ve âyât-ı tekvîniyeyi sürekli tetkik ve tefekkür ederek kalbî ve ruhî hayatı yenilemek de takvânın önemli bir buudunu teşkil etmektedir. Bir de, bu ayette kullanılan fiil kipi nazar-ı itibara alınacak olursa, “ittikâ” kelimesinin “iftial babı”ndan olduğu ve bunun da “mutâvaat” (dönüşlülük) ifade ettiği görülecektir. Bu açıdan takvâ; Allah’ın gazabından rahmetine sığınmak, teşriî ve tekvinî emirlere muhalefet etmemek suretiyle daima O’nun himayesinde kalmak, huzuru ve rahatı O’na yakınlıkta aramak, O’ndan korkarken bile yine O’nun merhametine iltica etmek ve bu şuuru tabiatın bir derinliği haline getirmek demektir.

{وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى} “Ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse...” beyanında zikredilen “hüsnâ” tabiri, “ahsen” kelimesinin müennesidir ve “daha güzel” veya “en güzel” manasına gelen bir sıfattır. Hüsnâ ifadesini, Esmâ-yı Hüsnâ, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli alanı, en güzel haslet sayılan iman ve ihsan veya en güzel kelime olan Kelime-i tevhid, yahut hepsini ihtiva eden Kur’an-ı Kerim ve en güzel mükâfat olan Cennet şeklinde tefsir edenler olmuştur. Genellikle müfessirler, “Lillezîne ahsenû’l-husnâ ve ziyâde - İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat ile daha da fazlası var.” (Yunus, 10/26) ayet-i kerimesi gibi ilahî beyanlarda yer alan “hüsnâ” sözünü Cennet, “ziyâde” ifadesini de Allah’ın cemalini görmek şeklinde anlamışlardır.

Kanaatimce, hüsnâ tabiri, Cennet’i, oradan Zât-ı Uluhiyeti görmeyi ve o büyük pâyeye ulaştıran yolun erkânını bilcümle ifade etmektedir. Bu zaviyeden, mezkur ayette, Din-i Mübin’in esaslarını tasdik etmiş, iyiyi kötüyü öğrenmiş, fazileti rezilliği birbirinden ayırmış; dünyada ihsanda bulundukça daha çok iyiliğe mazhar olacağına, her hayr ü hasenâtın mizanda da mutlaka bir değer ifade edeceğine ve ötede mükâfatının fazlasıyla verileceğine kanaat getirmiş; iman ve ihsan üzere yaşadığı takdirde sonunda en güzel akıbete, ahirette Cennet’e ve Cemal’e erdirileceğine iman etmiş ve hayatını bu en güzel neticenin doğruluğuna inanmışlık içinde sürdürme gayretine girmiş bahtiyar insan nazara verilmektedir.

İşte, üç önemli vasfı sıralanan bu sadâkat kahramanına ilahî bir vaadde bulunulmakta ve şöyle denmektedir: {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى} “Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” Demek ki, mazhar olduğu nimetlerden infakta bulunan, takvâ dairesine sığınan ve En Büyük Hakikati tasdik edip coşkun bir imanla O’nun vaad ettiği mükâfata yürüyen bir insan, en hırçın dağlarda, dik tepelerde yasemenlikte yürüyor gibi rahat yürüyecek, yürüyüp Allah’a gidecektir. Beled Sûresi’nde bahsedilen ve başkaları için aşılması çok zor sarp bir yokuş olan hayır yolu ve o yolun akabeleri onun için kolaylaşacak ve ona boyun eğecektir. Nihayet, o önüne çıkan bütün engelleri -Allah’ın inayetiyle- kolaylıkla aşacak, çok zorlanmadan hayırlı işler yapmaya muvaffak olup saadet-i dâreyne erecektir.

Böyle bir insanın yürüdüğü yol, “kolay yol”dur; zira, o, Hâlık-ı kâinatın rızasına ve insanın fıtratına çok uygundur. Ayrıca, bu yoldaki her iyilik, insandaki hayır yapma duygularını daha da şahlandırır ve yolun zorluklarını kolayca aşmaya vesile olur. Başlangıçta bazı emir ve yasaklar nefse ağır gelse de ve meşakkat televvünlü bir kısım mesuliyetler insanı zorlasa da, şayet insan dinin özündeki yüsr hakikatine muvafık şekilde sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye gayret eder ve bu konuda heva ve hevesinin dizginlerini aklının, kalbinin ve iradesinin ellerine verirse, zamanla ihsan ve takvâ şuuru o yolun yolcusunun tabiatı haline gelir. Öyle ki, o göz ucuyla harama bakacak olsa, daha iradesi devreye girmeden ve kendi kendine “Burada ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?” demeden, hemen tabiatının tepkisiyle karşılaşır; tabiatı ona “Nazarına hâkim ol, bu memnudur!..” der. Dudaklarından dökülebilecek nâhoş bir kelime aklının ucuna gelir gelmez iradesinden önce tabiatı “Hayır, söyleme onu; telaffuz ettiğin her şey kaydediliyor!..” diyerek ona mani olur. Hayaline küçük bir kir bulaşacak olsa, daha tasavvur ve taakkul safhalarına varmadan yine selim tabiatının dürtüleriyle o kirin önünü keser, “Allah Allah, ben ne kadar vicdanı bozuk bir insanım ki böyle çirkin bir sahne benim içime akabiliyor, tahayyül dünyama girebiliyor” diye içinden geçirir ve -tabiatının tepkisi sayesinde- o kötü hayali daha o safhada boğar, büyüyüp başka kirli tabloları zihnine davet etmesine ve hafızasını kirletmesine meydan vermez.

Evet, takvâ duygusunu tabiatının bir derinliği haline getiren bir insan, artık dinin emirlerine karşı gayr-ı iradî olarak titizlik gösterir, yasaklara karşı da vicdanî tepki verir. Küfür, şirk, isyan, dalâlet ve günah şâibesi taşıyan her türlü, söz, tavır, davranış ve fiillerden tiksinti duyar. Haram mala el uzatmayı ateşi avuçlamak gibi görür; zinaya yaklaştıran her türlü fenalıktan cehennemin alevlerinden ürkmüşçesine kaçar. Namaz kılmak onun için angarya olmaktan çıkar; daha bir vaktin farzını eda eder etmez diğerinin programını yapar. Bir sabah uyanamasa ve namazını kaçırsa yemeden içmeden iştihası kesilir. Gönül hoşnutluğuyla zekatını verir ama onunla da iktifa etmez; infakı hayatının vazgeçilmez bir esası kılar. Yaptığı her iyilik onu daha başka iyiliklere sevkeder; kaçındığı her kötülük ve günah sonrasında, o kötülük ve günahlara karşı iyice bilenir ve onlardan olabildiğine uzaklaşma azmini güçlendirir.

Böylece o insan tam bir sâlih dairenin içine girmiş olur. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya “Bu delidir!..” derler. Zira, Allah Teâlâ iyiye giden ve sonu Cennet’e açılan yolu ona kolaylaştırmıştır ve onu çağlayan bir ırmak gibi akar hale getirerek hedefine rahatlıkla varacağı bir kıvama ulaştırmıştır. Mevlâ-yı Müteâl ötede de onu “Hesabı kolayca görülür ve ailesine sevinç içinde döner.” (İnşikak, 84/8-9) ilahî beyanıyla resmedilen bir mazhariyete erdirecek ve çok kolay bir hesap ile Cennet’e girmeye muvaffak kılacaktır.

Perişan Yolcu ve Sarp Yokuşlar

Diğer taraftan, sadece dünya hayatına bel bağlayan, ahiret azığı hazırlamaya hiç ihtiyaç duymayan, hem teşriî hem de tekvînî emirleri gözardı eden, her konuda kendini yeterli görüp nefsine güvenen, kendi menfaatlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve -iyiliği tabiatına mâl etmek bir yana- hep kötülüklerle içli dışlı yaşayan kimseler ise, en geniş caddeleri bile patika gibi görürler; en selametli bir şehrah olan Din-i Mübin yolunda dahi rahatça yürüyemez, yönlerini bulamaz ve sonsuz saadet hedefine ulaşamazlar.

Nitekim, Kur’an-ı Kerim, zikrettiğim ayetlerde sâlih dairenin hep iyiliklerle iç içe olan kahramanlarını anlattıktan sonra, akabindeki ayetlerde de bir fâsid dairenin girdabında debelenip duran zavallılara değinmiş ve onları sürekli kötülüklere sevkeden çirkin huylara karşı mü’minleri şöyle ikaz etmiştir: “Cimrilik yapan ve kendisini her konuda yeterli görüp Allah’a ihtiyacı yokmuş gibi davranan; bir de hüsnâyı, o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhidi ve onu ikrarın gereklerini) yalanlayan kimseyi ağır bir sorguya ve ebedî helaka giden en güç yola sardırırız.” (Leyl, 92/8-10)

{وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ} “Cimrilik yapan” sözüyle zemmedilen “bahîl” insanın eli çok sıkıdır; o kendi rahatı ve ailesinin ihtiyaçları için çok cömertçe mal sarfetse ve bazen bu konuda müsrif davransa bile, hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş dahi çıkarmaz. Hatta, kimi zaman o, aşırı mal hırsından dolayı kendisi ve ailesi için de harcamada bulunmaktan kaçınır; sadece mal biriktirmeyi ve daha çok servet sahibi olmayı düşünür.

Bu arada, infak sadece mala ve paraya münhasır olmadığı gibi, cimrilik de yalnızca maddî imkanlarla ilgili bir kavram değildir. İnfakla alâkalı mülahaza cimrilik hakkında da geçerlidir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerde de cimrilik söz konusudur. Bildiğini öğretmeyen ve ilminden diğer insanları istifade ettirmeyen kimse de en az mal konusunda eli sıkı olan insan kadar cimri sayılır.

{وَاسْتَغْنَى} “Kendisini kendine yeterli görüp Cenâb-ı Hakk’a bile ihtiyacı yokmuş gibi davranan” bu aldanmış adam, kendi heva ve hevesinden başka hiçbir şeyi umursamaz, hayır ve hasenata karşı alâka göstermez ve salih kimselerle beraber olmaya dahi tenezzül etmez. Ahireti hiç düşünmez ve Allah’ın gazabından rahmetine sığınmayı asla aklına getirmez. Kulluk yolunda önüne çıkabilecek bütün engelleri aşmasını sağlayacak olan takvâ şuuruna karşı da bütün bütün bîgâne yaşar; dolayısıyla, günahlardan kaçınmaz, isyan deryasına dalmaktan sakınmaz.

Aslında âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak ve muhtac-ı mutlak olduğu halde, adeta acz ü fakrdan hiç haberi yokmuş gibidir; nimetleri başından aşağı sağanak sağanak yağdıran Mün’im-i Hakiki’yi hiç düşünmemekte ve O’na şükretmemektedir; sanki şevk u şükürden de bütün bütün habersizdir, hamd ü sena hislerinden de mahrumdur. Hal ve tavırlarından, kendisini ulaşılabilecek en son noktaya ulaşmış, doyuma ermiş, en güzel neticeye vasıl olmuş ve artık hiçbir şeye ihtiyacı kalmamış bir insan olarak gördüğünün emareleri dökülmektedir.

Ah zavallı insan! Bu kibir ve gururu sebebiyle ne kadar da acınacak bir hale düşmüştür. İstiğna gibi peygamberlik mesleğinin şiarı olan bir güzel vasfı nasıl da yanlış yorumlamış ve onu bir küfür sıfatına dönüştürmüştür. Evet, mü’min müstağnidir; fakat, o Allah’ın verdiği nimetlere kanaat ettiğinden dolayı kat’iyen başkasının eline bakmayan, hep gözü tok, gönlü zengin ve beklentisiz davranan insandır. Şu kadar var ki, mü’min acz ü fakrının hep farkındadır ve Cenâb-ı Hakk’a her an-ı seyyale muhtaç olduğunun şuuruyla yaşamaktadır. Zira, Mevlâ-yı Müteal’e karşı istiğna tavrı bir küstahlık, nankörlük ve hatta -derecesine göre- küfürdür.

Bu küstah ve nankör adam {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى} “Bir de o en güzel kelimeyi, hüsnâyı yalanlamaktadır.” Kelime-i tevhidi ve dinin sair esaslarını -bazılarını sözle, bazılarını da fiille- tekzib etmektedir. O her işini bir kâfir sıfatı olan yalana bağlamıştır. Pek çok meseleye gönülden inanmadığı halde, münafıkça davranmakta ve durumu idare etmeye çalışmaktadır. O hep olduğundan farklı görünen ve kalbinin sesi olmayan sözleri söyleyen tam bir şekil insanıdır; onun tavırları yalan, davranışları yalan ve sözleri de yalandır. O, birr ü takvânın Cennet’e götüren bir burak olduğuna, buradaki iyiliklerin karşılığının ahirette fazlasıyla verileceğine ve ihsan sahibi kimselerin ötede ebedî nimetlere, Cennet ve Cemal lütuflarına ereceklerine hiç iman etmemiş; bütün bu hakikatlere “yalan” demiş ve bu dünyayı kalıcı zannederek bütün bütün kaybedeceği bir yola girmiştir.

İşte, üç kötü vasfı sıralanan bu zavallı adama da şöyle ilahî bir vaîdde bulunulmaktadır: {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى} “Onu ağır bir sorguya ve ebedî helaka giden en güç yola sardırırız!” O, hiçbir zaman aşamayacağı öyle bir yokuşla karşı karşıya getirilir ki, burada her durakta takılır yolda kalır; ötede de ateşe girmek gibi en zor ve en acı akıbete müstehak olur.

Tefsirciler, “en zor olan” manasındaki “usrâ” ifadesini, Allah’ın sevmediği ve işlendiği takdirde insanı cehenneme sürükleyen ameller şeklinde anlamışlardır. Dünyanın zahirî güzelliklerine tamah ederek bu yola giren ve nefsanî isteklerinin kölesi haline gelen bir insan, bu yolun her adımında kendi fıtratının ve vicdanının tersine hareket eder. Cismanî arzularını tatmin etmeye çalışırken din, diyanet, ismet ve iffet sınırlarını birer birer çiğner; her zaman günahların peşinde sürüklenir durur. Haramların teşkil ettiği fâsid dairede debelenirken, ibadet ü taat ve hayr ü hasenât da ona çok zor gelir.

Kur’an-ı Kerim, pek çok ayet-i kerimesiyle, takvâ hissinden mahrum kulların önündeki bu zorluğa işaret etmekte ve –mesela– şöyle demektedir: “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.” (Bakara, 2/46) Yine, bazı münafıkların, nifaklarını gizlemek için bazen mü’minlerle beraber saf tuttuklarını ve maddî imkanlarından infakta bulunuyormuş gibi gözükmeye çalıştıklarını, fakat, onların bu teberrûlarının Hak katında hüsn-ü kabul görmediğini vurgulamakta; sadakalarının kabul edilmeyişinin sebebini anlatılırken de aynı zorluğa ve onların, nefislerinden kaynaklanan bu zorluğun altında kalıp ezildiklerine dikkat çekmektedir: “Çünkü onlar Allah’a ve Rasûlüne karşı inkâr ve nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene üşene gelirler. Yardımda bulunurken de istemeye istemeye, gönülsüz verirler.” (Tevbe, 9/54)

Aktif Marifet

Demek ki; din yolunun rahat yürünür geniş bir cadde olması ve ibadet ü taatin insana kolay gelmesi, selim bir kalbe sahip bulunmaya, infak ruhuyla hareket etmeye, takvâ şuuruyla donanmaya, Allah’a tam teveccüh edip sadece O’nun rızası için kulluk yapmaya ve dünyada ortaya konan zerre kadar bir iyiliğin ya da atom parçası ağırlığındaki bir şerrin karşılığının ötede mutlaka verileceğine gönülden inanıp, daima bu inanca uygun düşen ihsan duygusuyla yaşamaya bağlıdır. Acz u fakr hisleriyle dergâh-ı ilahinin eşiğine başını koyma, isteyeceklerini O’ndan isteyip, sürekli O’na el açma ve sonra şevk, şükür ve tefekkür sayesinde kullukta daha bir derinleşme de rıza-yı ilahiye varıp ulaşacak yolu kolaylaştıran hususlardandır.

Bugün, cihanın dört bir yanına mukaddes göç seferleri düzenleyen adanmış ruhların yaptıklarını bu hakikatler ışığında değerlendirmeden onları ve fedakarlıklarını anlayabilmek çok zordur. Evi-barkı, yurdu-yuvayı, anayı-babayı, yârı-yârânı arkada bırakıp haritada dahi yeri güçlükle bulunabilen diyarlara hicret etmek, onca sıkıntıya rağmen gece-gündüz demeden çalışıp didinmek, maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak; bazen sıcaktan yanmak, kimi zaman soğukta donmak.. ama yine de imanla, aşkla, azimle ve ümitle ayakta kalmak.. koşmak, yorulma bilmeden hep Allah’ın hoşnutluğuna koşmak... Bunlar, ancak Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla ve aşılmaz gibi görünen zorlukları kolaylaştırmasıyla gerçekleşebilir.

Son olarak önemli gördüğüm bir hususu bir kere daha hatırlatmak istiyorum: İster ferâiz kurbeti diyeceğimiz şekilde, farz ibadetleri şuurluca eda etmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmış olun, isterseniz de farzlarla beraber nafileleri de hiç aksatmayıp kurbetinize bir enginlik daha ilave etmiş bulunun; ne suretle ve ne seviyede olursa olsun, iyilikleri tabiatınızın bir derinliği haline getirseniz ve oluşturduğunuz sâlih daire vesilesiyle sürekli bir hayırdan diğerine koşup dursanız da akıbetiniz mevzuunda teminatınızın olduğu söylenemez. Bugün Hazreti Abdülkadir Geylânî’nin kulluk mertebesi ölçüsünde bir noktayı ihraz etseniz de, bu sizin yarınınıza hiçbir şey miras bırakmayabilir. Her gün sizin için yeni bir gündür ve her yeni gün müstakil olarak inşa edilmesi gereken bir zaman parçasıdır. Dahası, her yeni günde siz de bir manada yeni bir insansınız ve ruhunuzun abidesini bir kere daha ikâme etmek zorundasınız.

Öyleyse, her gün düşünce dünyanızı yeniden gözden geçirmeli, bir kere daha Allah yolunda infak duygusunun, takvâ şuurunun ve sadâkat ruhunun tabiatınıza mal olup olmadığını kontrol etmeli ve bu konuda cehd ü gayret ortaya koyarak Cenâb-ı Hak tarafından işi kolaylaştırılan ve önündeki engeller kaldırılan bir insan olmaya namzed hale gelmelisiniz.

Binaenaleyh, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah - İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” buyurmuş ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmiştir. Zira, Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır.

Dün her açıdan tenevvür etmiş olsanız dahi, bugün de arınmalı, aydınlanmalı ve nurlanmalısınız. Dünkü zaman ayrı bir zamandı; bugünkü zaman da tenevvüre muhtaçtır. Dünkü vücudunuzun zerrâtının bazıları ölüp gitti; Cenâb-ı Hak bugün bünyenizde yeni zerreler halketti, onların da imanın nurundan nasiplenmeye ihtiyacı söz konusudur. Duygularınızda değişmeler meydana geldi, bilgi adına yeni müktesebâtınız hasıl oldu, onların hepsinin sizin renginizi ve imanınızın desenini alması gerekmektedir. Bu açıdan, teminat altında olduğunuz mülahazasına asla kapılmamanız ve hep yenilenme peşinde olmanız icap etmektedir.

Unutulmamalıdır ki, bir bilgi hamalı olmak ve engin bir müktesebâta sahip bulunmak kulluk hesabına çok fazla bir mana ifade etmemektedir. O bilginin marifete dönüştürülmesi ve hatta o marifetin de “aktif marifet” haline getirilmesi lazımdır. Aktif marifet ise, -bu tabir çok kullanılmamış olsa da şahsen bir mahzur görmüyorum- kendi içinde sürekli kaynayıp duran ve insanı hep muhabbet ufkunda dolaştıran vicdan kültürü demektir. Dolayısıyla, Allah’a kurbet açısından hangi seviyede bulunursanız bulununuz, size düşen vazife; teşriî ve tekvinî emirleri iyi okuyarak mütemadiyen imanınızı yenilemeniz, iman-ı billah içindeki marifetullaha ulaşıp onu tabiatınızın bir yanı haline getirmeniz; fakat, yine de kendinizi teminat altında görmeyip, vicdanınızdaki marifet kazanını sürekli kaynatarak aktif marifeti elde etmeye ve hep muhabbetullah atmosferinde nefes alıp vermeye çalışmanızdır.Kırık Testi-Fethullah Gülen

117  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / ‘Müminler Bir Vücûdun Âzâları Gibidir…' : 04 Ekim 2008, 13:29:50
Dün Çanakkale’de omuz omuza şehid düşmüş, yarım ekmek kumanyasını bölüşmüş bu milletin evlatları, bugün Türk-Kürt diye birbirine düşman edilmek isteniyor. Aman kardeşlerim! Tarihinize bakın, lütfen aramıza husumet sokacak şeylere imanınızla set çekin. Bin yıldır beraber yaşadığımız, akraba olduğumuz insanlarla bizleri düşman ya da kavgalı hale getirmek isteyenler, hiç unutmayın ki şeytanın ucuz uşaklarıdır.

Sevgili kardeşlerim! Bu ay ki yazımıza da, âlemlerin rabbi olan Cenab-ı Hakka nihayetsiz hamd-ü senalar ederek, Resûlüllah Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem’e, Onun Âl-ü ashabına ve tüm müminlere salat ve selam ederek başlarım. Bu vesileyle arifler sarayının ziyareti ve özlemi içinde olan siz saygıdeğer kardeşlerime de saygıyla selam ve muhabbetlerimi iletirim.
Başlıktan da anlaşılacağı gibi konumuz birlik ve beraberlik ruhu ve şuuru ki, zaten başlıktaki sözde bize ait değil, bizzat Resûlüllah Aleyhissalatü Vesselam Efendimize aittir. On dört asır evvel söylenmiş ama bugün dahi bizleri bir arada tutacak muhteşem bir reçete ve bir kelam-ı nebidir. Şöyle bir İslam dünyasına baktığımız zaman efendiler efendisi Sallallahü Aleyhi Vesellem’in mübarek hadisi şeriflerinin ne kadar mühim bir öğüt olduğunu daha iyi anlıyoruz. Sanki o günlerden bugünü görmüş mübarek efendimiz ve “Müminler bir vücudun âzâları gibidir, birisi rahatsızlanınca diğer organlarda onun acısını taşırlar.” buyurarak bizlere öğüt vermiş ve ikaz etmiştir. Ey Kâinatın Efendisi! Son asırlarda ortaya çıkmış ar ve edeb fakiri bazı kelam ve kalem sahiplerinin sizin mübarek hadisi şeriflerinize dil uzatmaları karşısında, sadece şu hadis-i şerif bile hala capcanlı bir cevap niteliği taşıyor.
Hadis-i Şeriflerde Birlik ve Beraberliğe Yapılan Vurgu
Değerli dostlarım! Biz sağa sola cevap yetiştirmeyi bırakıp konumuza devam edersek sanırım daha doğru bir iş yapmış olacağız; yoksa hani güzel bir sözdür “Şeytan taşlamaktan, ibadete vakit bulamayacağız” Efendimiz ne buyuruyor, kâinatın efendisi bir vücut örneği veriyor. Bize; birlik ve beraberliğin önemini bundan daha güzel ne ile anlatabilirdik ki. Eğer ille de buna benzer bir tesbit daha aramaya çalışırsak yine Resûlüllahın kapısına koşmamız gerekir.
Bir başka hadisi şeriflerinde Resûlüllah Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz buyuruyorlar ki “Müminler bir duvarın tuğlaları gibidir.” Ne müthiş bir söz değil mi? Yeryüzündeki tüm İslam âlemi bir duvarın tuğlaları gibi olursa, kim ezebilir ve kim bizi sömürebilir?!
Peki, bugünkü fotoğrafa, yani İslam âlemine şu iki hadis-i şerifin penceresinden bakacak olursak sahi ne görünüyor? Daha doğrusu bu Ümmet-i Muhammed, peygamberini doğru anlayabilmiş midir? Resûlüllah Efendimizle bir dil ve anlama problemi yaşıyormuyuz hiç düşündünüz mü? Ve eğer kendi peygamberini, daha doğru dürüst anlayamayan bir toplum kimi doğru anlayabilir ki?
Kardeşlerim zannederim kendi kendimize asıl sorulacak soruda bu olmalı. Ben ya da biz, Resûlüllah Sallallahü Aleyhi Vesellemi anlayabildik mi? Eğer anladığımızı iddia ediyorsak bu hal-ü pür mealimiz neyin nesidir?
Fitneye Karşı Referansımız Kur’an Ve Sünnet Olmalı.
Hemen her önemli toplantının, konuşmanın, şehid cenazelerinin, sıkıntılı anların değişmeyen sihirli sözüdür “....aman bir ve beraber olalım, bugün birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok muhtacız...” “İyi de bu nasıl olacak, bunun formülü nedir?” dediğinizde çoğumuzun motoru hemencecik hararet yapar ve su kaynatır ne hikmetse. Elbette bize lazım olan birlik ve beraberliktir ve formülü de Al-i İmran suresi-103.ayeti kerimedir “Hepiniz birden Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşman idinizde o sizin kalplerinize ülfet meydana getirdi de kardeş oldunuz; bir ateş çukurunun kenarında idinizde o sizi oradan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle açıklıyor ki ona doğru gidebilesiniz.” Her şeyi yoktan var eden kâinatın sahibi yüce rabbimiz bizden açıkça istediği şey, Kur’an’a yapışmamız ve ayrılığa düşmememizdir. Şimdi bu iki emri ilahiye biraz daha yakından bakalım. Kur’an’a yapışmamız nasıl olacak. Elbette emir ve yasaklarına tabi olarak. İyide rabbimiz namazı emrediyor ama hangi şeye namaz diyeceğiz, ne yaparsak namaz kılmış oluruz. Bu konuda Kur’an’da detaylı bir bilgi yok. Mesela öğle namazı kaç rekâttır Kur’an’da belirtmiyor. Bu ve buna benzer daha pek çok şey ne olacak o zaman? Kur’an’a yapışmamız nasıl olacak? Kur’an-ı en iyi anlamış ve yaşamış kim ise ona bakmamız lazım değil mi? Yani canlı Kur’an olan Resûlüllahın sünnetine bakacağız. Demek ki, Resûlüllahın bazı uygulamaları bize farz mesabesinde hitabeder. Öğle namazını dört rekât kılmayı biz Resûlüllaha bakarak öğrenebiliriz. Öğle namazının farzını üç rekât kılarsak ne olur? Namaz olmamış olur, yeni baştan kılınması gerekir.
Buradan da anlıyoruz ki; “Kur’an’a yapışın” emri “Kur’an’la beraber Resulullaha’da sarılın” demektir. Ayeti kerimede geçen “Ayrılığa düşmeyin” emri nasıl hayata geçecek? Bunun için yine Efendimizin hayatına bakmamız gerekir. Medine’ye hicretlerinde orasının en eski mukimleri Evsliler ve Hazreçliler vardı. Uzun yıllardır kanlı-bıçaklı küs idiler. Bu iki kabileyi Resûlüllah barıştırdı ve kardeşlik tesis etti. Zaman zaman aradaki münafıklar müminlerin aralarına fitne sokmak istediklerinde yine Resûlüllah Efendimiz aralarında hakemlik ediyor ve fitne ateşinin büyümesini önlüyordu. Bu gün bizlerde aile içinde bile olsa bir takım huzursuzluğa ve ayrılığa düştüğümüzde Kur’an’a ve Efendimiz Sallallahü Aleyhi Veselleme koşmalıyız ve onlar ne hüküm verirlerse ona içimizde bir sıkıntı olmadan tabi olmalıyız. Maalesef müminler dertlerini ve aralarında anlaşmazlığa düştükleri hususları kardeşler arasında kendileri değil de, başka kapılarda çözmeye çalıştıkları için İslam dünyasının başı sıkıntı ve ıstıraplardan bir türlü kurtulmuyor.
Ayrılığa Düşmeden Birliğin Kıymeti Bilinmeli
Değerli kardeşlerim, birlik ve beraberliğin önemini bugün çok iyi anlamalıyız. Yoksa yarın çok geç olabilir. Birlik ve beraberliğin olmadığı yerde Allah korusun huzur ve bereket kalmaz, korku ve şüpheler kanser virüsü gibi tüm toplumu sarar. Birbirine güvenmeyen bir toplumda şeytan hep kavga ve karmaşayı körükler. Son günlerde ülkemizde yeniden kışkırtılan terör belası buna en güzel örnek değil mi? Dün Çanakkale’de omuz omuza şehid düşmüş, yarım ekmek kumanyasını bölüşmüş bu milletin evlatları, bugün Türk-Kürt diye birbirine düşman edilmek isteniyor. Aman kardeşlerim! Tarihinize bakın, lütfen aramıza husumet sokacak şeylere imanınızla set çekin. Bin yıldır beraber yaşadığımız, akraba olduğumuz insanlarla bizleri düşman ya da kavgalı hale getirmek isteyenler, hiç unutmayın ki şeytanın ucuz uşaklarıdır. Soyumu ben seçmedim ki Rabbim öyle yaratmış, Türk olmak, Kürt olmak, Yunan, İngiliz vb. olmak kişinin tercihiyle olan bir şey değil ki, burada bir üstünlük ya da alçaklık zuhur etsin. Ben ecdadımın yüzyıllar boyunca İslam’a ve insanlığa yaptığı hizmetlerinden dolayı iftihar ediyorum ama ben ne haldeyim ona bakmam lazım. Yoksa Rabbimiz yarın ahirette bana “Sen bir Türk’sün Fatih’in torunusun hadi geç sırat köprüsünü” demeyecek yani. Hem benim gönlümden bir Siirt’li İsmail Fakirullah’ı, Harrani hazretlerini, Bitlisli olan bir Said-i Nursi Hazretlerini ve daha nice binlerce aslen Kürt kökenli olan ALLAH dostunun sevgisini hiçbir kimse silemez hatta eskitemez. Aynı şekilde nice Kürt kökenli kardeşlerimizin o vefa ve sadakat dolu yüreklerinden hala bir Aziz Mahmud Hüdayi’nin, Mahmud Sami Hazretlerinin, Ali Haydar Efendinin, Mahmud Efendi Hazretlerinin, Mehmed Zahid Kotku Hocamızın, Gönenli Mehmed Efendinin, Ömer Nasuhi Efendinin ve daha nice İslam âliminin sevgi ve muhabbetini hiçbir fitne ve güç alamaz ve eksiltemez inancındayım.
Yazımın bu ayda sonuna doğru ilerlerken, aman kardeşlerim ne olur birbirimizi Allah için sevmeye devam edelim. Selamı aramızda yayalım ki şeytan ve onun arkadaşları aramıza giremesin. Ne olur kimseyi başkasının suç ve günahının mirasçısı gibi görmeyelim.
Hacca giden kardeşlerimizin döndüğü, ki bu sene bizde o mübarek topraklardaydık, hamdolsun hepinize o mübarek beldelerde dualar ettik, Rabbimiz sizlere ve tüm arzusu olan müminlere oralara gitmeyi nasibeylesin. Hacca giden kardeşlerimizin haclarını da Rabbim makbul ve mebrur eylesin. Hepinizi, emanetlerin katında zayi olmadığı Âlemlerin Rabbi’ne emanet ederim.
Selam ve dua ile....

118  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / İnsan, Kaderine Yön Verebilir Mi? : 04 Ekim 2008, 13:27:24
Kâinatta ne varsa bütününü yaratan Allah'tır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde her şeyin yaratıcısının Allah olduğu vurgulanmaktadır. Kâinatta her an meydana gelen her şeyi yapan, yaratan Allah'tır.

Vücudumuzdaki hücreler altı ayda bir yenilenir. Bahar mevsiminde ağaçlar çiçeklenir, yeryüzü rengârenk olur. Gezegenlerin hareketinden sineğin kanat çırpmasına kadar her şeyi yaratan Allah'tır. Eğer Allah, bunların olmamasını isterse hiçbir şey olmaz! Kâinat var olmaz; bizler serçe parmağımızı kımıldatamayız. Benim şimdi sol kolum ve sol ayağım felç, sağ elimi hareket ettirebiliyorum, sol elim hareketsiz. Sağ elim diyor ki; "Bana Allah'tan başkası hareket veremez". Sağ elim de sol elim de Mektûbât-ı Rabbanî oluyor, benimle konuşuyor.

Kadir-i Mutlak olan Allah'ın kudretinin yanında bizim irademiz çok küçüktür.
Bir sanatla uğraştığınızı, resim yaptığımızı düşünelim. "Bu tabloyu ben çizdim" diyoruz. Düşünelim...

Gerçekten o tabloyu yapan siz misiniz?
Bize düşünme kabiliyetini veren, düşündüklerimizi ifade etmemizi sağlayan, resmin ne resmi olacağından nasıl bir resim olacağına varana kadar her teferruatına karar verme kabiliyetini bize veren kimdir? Tabii ki Allah'tır.

İnsanlar "ben yaptım, ben ettim" derler. Kendilerine hiçbir noksanlık vermek istemezler, kendilerini mükemmel görürler, "ben başardım" derler. Hâlbuki insanın kudreti küçücük bir virüse dahi karşı koyamaz. O halde, yapılan işlerde insanın fonksiyonu yalnızca "İSTEMEK"tir. Yaratan Allah'tır; insan sadece iradesiyle meyleder ve ister.

Sizce sadece bu kadarcık bir meyille insan, Allah'ın yarattığı işlere "ben yaptım" diyebilir mi?

“Çok şey yaparız" dediler. Hatta sınırı aşıp "yaratırız" dediler. Kocaman hastaneler, laboratuvarlar, insan kanına eş kan yapamadı. Çocuklar için anne sütünden iyi gıda bulunamadı.

İlim, ne kadar ilerlerse ilerlesin, Allah'ın ilim sıfatı yanında zerre kadardır. Bulutlardan, şimşek ve yıldırımı yani sudan elektriği, ateşi yaratan, Allah'tır. Hastane, ilaç, tıp her şey demek değildir. Eğer servet ve ilim her derde deva olsaydı, zenginler, alimler dertsiz olurdu...

Tesadüf denilen şeyler İlahi planın tecellileridir. Kader hükmünü verince her şey ona razı olur. İnsan karşı koysa da koymasa da kader hükmünü icra eder.
Kadere yön veren, insanların istekleri, arzuları, dualarıdır. Kadere inanmayan da kaderini yaşar!..

                                                                               Hekimoğlu İsmail
119  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / Hz. Yakub’unki Bir Anlıktı, Ama Ya Bizimkiler… : 04 Ekim 2008, 13:25:50
Hz. Yakub’unki bir anlıktı, ama ya bizimkiler…

Yâkub Aleyhisselâm Yusuf Aleyhisselâmdan dolayı üzüntülere düşmüştü. Zayıflamış, yaşlanmıştı.

Kaşları, gözlerinin yanak­larının yumrusu üzerine düşer, onları, bezle kaldırırdı. Bir gün, ona bir komşusu:

"Ey Yâkub! Sende gördüğüm şu başına gelen hal nedir?" İhtiyar olmadan, ihtiyarladın! Tükendin, gittin!

Sen bu gidişle babanın, kardeşinin eriştiği yaşa bile erişemeyeceksin!" dedi. Yâkub Aleyhisselâm:

"Zamanın uzunluğu ve üzüntülerin çokluğu!" dedi. Yüce Allah:

"Ey Yâkub! Sen, beni, yaratığıma şikâyet mi ediyorsun?!" diye Vahiy edince, Yâkub Aleyhisselâm:

"Ya Rab! Ben, bir hata işledim! Onu, bana, bağışla!" dedi. Yüce Allah:

"Bağışladım!" buyurdu.

Bundan sonra Yâkub Aleyhisselâm, derdini soranlara:

"Ben, taşan kederimi ve üzüntümü, yalnız Allah’a şikâyet ve arz ederim!" der­di.

 

Rabbimiz Nebilerini işte böyle terbiye ediyordu.

Her halimize, her tavrımıza dikkat! Kimden, kime şikâyet ediyoruz. Şikâyet sadece Rabbe olmalıdır. Şikâyet ve hoşnutsuz bir hayat nankörlüğün fısıltısıdır aslında. Şikâyetler ise musibetleri çoğaltmaktan ve Rabbi unutturmaktan başka bir şeye yaramaz.

Rabbini unutan insanlara şekva eder.

Hz. Yakub’unki bir anlıktı, ama ya bizimkiler… Allaha emanetsiniz vesselam.
120  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / Dünyayı Sevme Alışkanlığından Kurtulalım : 04 Ekim 2008, 13:22:06
Sevgi yaratılışı netice verdi


Kâinatın yaratılışı bir sevginin neticesidir. Bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hakk; "Habibim sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım" buyuruyor. Bütün insanlık ve sair mahlûkat, maddî âlemdeki varoluşunu iki cihanın serveri Habib-i Ekrem’e borçludur. Bu sevgiden insan da en iyi şekilde nasibini almış ve fıtratına yerleştirilmiştir. İnsan bu fıtrî muhabbetin neticesi olarak başta kendisini, anne-babasını, evlâtlarını, eşini, dostlarını, peygamberleri, evliyaları, leziz yiyecekleri, kısacası bütün güzel şeyleri ve dünyayı sever. Bütün bunları sevmeyi yasaklamak hem yaratılışa, hem de sevgiye aykırıdır. Fıtrî olan şekli, bu güzel duyguyu Cenâb-ı Hakk'ın sevgisi/muhabbeti hesabına ve şükrederek kullanmaktır. Çünkü bütün sevgiler, O'nun muhabbetinin bir parıltısıdır.


İnsanın konumu


Cenâb-ı Hakk, mutlak kudret ve zenginliğini yansıtmak için insanı, çok aciz ve fakir olarak yaratmış, ihtiyaçlarını da kâinatın her tarafına dağıtmıştır. Bu ihtiyaçlarını karşılaması için hem ruhuna, hem de vücuduna mükemmel cihazlar takmıştır. Bu mükemmel cihazlara imtihan sırrına binaen bir sınır koymamıştır. İnsana akıl, kalp ve vahiy aracılığı ile istikamet ve orta yolu bulma fırsatı tanınmıştır. Burada insana düşen acz ve fakrını anlayarak ve sonsuz zenginliklerin sahibi ALLAH'a kulluk ederek iyi bir ayna olmaktır.

dünyevileşme modu :ÇiÇeK

Dünyayı kendisi için "her şey" olarak görme, dünyanın ne için var olduğunu, gerçek mahiyetinin ne olduğunu kavrayamama, "orta yol" olarak belirtilen İslâm'dan ve onun temel öğretilerinden az ya da çok sapma anlamına gelen dünyevîleşme, bütün iman edenlerin karşı karşıya kaldığı bir hastalıktır. İnandığı gibi yaşamayan mü’min, zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlar ve dünyevîleşmenin ortasına düşer. Bu durum, ALLAH korusun inkâra kadar gidebilir. :flowers

Eşyanın insana hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu ister özgürleşmek adına inkâr fikrinden kaynaklansın, isterse eşyanın câzibesinden kaynaklansın, dünyanın ve eşyanın egemenliği altına girmeyi Kur'ân kabul etmemektedir. Dünyadan yüz çevirme veya dünyaya tapma şeklindeki iki aşırı uçlu bir anlayışın kabul edilmesi mümkün değildir. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız" hadis-i şerifine uygun hareket etmek gerekir. "İki günü aynı olan zarardadır" hadis-i şerifi de her gün yeni bir mesafe almak için insanı ileriye doğru itelemektedir. Dünya ahiretin tarlası olduğuna ve ahiret hayatı da dünyada kazanılacağına göre, insanın dünya hayatını daha iyi anlaması, daha çok düşünmesi ve planlaması gerekir. :ÇiÇeK

Dünyevîleşme hastalığı âlime, cahile, din hizmetine yıllarını vermiş olanlara, nefis terbiyesi ve manevî eğitim yolunda büyük mesafeler almış olan kimselere de bulaşabilir. "İnsanlar helâk oldu. Âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu. İlmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu. İhlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar." Hadis-i Şerifi bunu açıkça göstermektedir.
 :flowers
Zenginleşmek, dünyevîleşmek anlamına gelmez. Bediüzzaman Hazretleri, âhirzamanda iman ve Kur'ân hizmetinin zenginleşmek ile daha çok yapılacağını ifade etmektedir. Asıl dünyevîleşmek insanın, ruhî ve uhrevî yönünü erteleyerek hayatı, sadece dünyevî haz ve refahtan ibaret bilmesidir. Dünyevîleşme insana, ahiretini unutturmaktadır. Yine dünyevîleşme, iyilikseverlik ve yardımseverlik duygularını köreltmekte, benmerkezci, doyumsuz; gösteriş, kibir ve gurur sahibi yapmakta; şöhret tutkunu, başkasının malına göz diker, gerektiğinde şiddet kullanır, sınırsız ve amaçsız bir hırsla tüketim yapar hâle getirmektedir.

Dünyanın parlak cazibesine kapılan kişi, önce hayat standardını yükseltmek için bütün çarelere başvurmakta, ardından bu yüksek hayat standardını düşürmemek için daha çok kazanmaya, kendini daha fazla dünyaya vermeye mecbur hissetmektedir. Dünya malı, makam, mevki, şöhret ve itibar kazanmak yolunda, çoğu kere (farkında bile olmadan) sahip olduğu mukaddesatını feda etmektedir. :ÇiÇeK

Başlangıçta meşrû amaçları gerçekleştirmek için sadece bir araç olarak telâkki edilen dünya malı, sonunda amaç haline dönüşebilmektedir. Bu durum da kulluk görevlerinin ihmal edilmesine sebep olmakta, helâl-haram anlayışını zedelemekte, salih ameller işlemeyi unutturmaktadır. Zevkleri, cazibesi, yaldızları ve parlaklığıyla insanları aldatarak tuzağına düşüren dünya, insanı kendisine bağlamakta, sonunda köle ve esir haline getirmektedir. Peygamberimiz, (asm) dünya malının çetin bir imtihan ve gönül zayıflığı olduğuna işaret etmiş, hayatı boyunca dünyaya ve dünyalığa önem vermemiş, dünyayı bir "misafirhane" gibi telâkki etmiştir. :flowers

Günümüzde aşırı tüketim çılgınlığı, beyin yıkayan reklâm ve propaganda araçları, dünya hırsını körüklemekte, insanı maddeye köle haline getirmektedir. Erişilmek istenen hayat standardı çıtası da sürekli yükseltilmekte, dolayısıyla -sun'î- ihtiyaçlar sürekli artmaktadır. Bu maddî sıkıntılar iman, irade ve bilgi durumuna göre acı olaylara, yüz kızartıcı suç işlemeye, aile içi huzursuzluklara, ruhî bunalımlara, intihar ve saldırganlığa sebep olmaktadır. Normal ihtiyacından fazla dünyalık peşinde koşanın kalp gözü ve basireti kapanır, gönlü de kararır. Cimrilik, açgözlülük ile aşırı dünya hırsı, toplumdaki sosyal dengeyi ve huzuru bozar. :ÇiÇeK


Kâinattaki ölçülülük :ÇiÇeK

Yüce ALLAH, "Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık" (Kamer: 49) buyurmaktadır. Bu ölçüyü her yerde görmemiz mümkündür. İnançta dengeyi sağlayan asıl unsur tevhid akidesidir. Müslümanların hayatlarından, takva ve azimeti kaldırarak yerine ruhsatı koyması ya da dünyayı terk veya uhrevî olanı ertelemeye gitmesi, bu dengenin bozulması yolunda atılan adımlardır. :flowers

Peygamberimizin, "Vallahi, sizin hakkınızda korktuğum şey, dünya uğrunda aranızda rekabete düşmenizdir" (Buhari, Müslim, Tirmizi; Bkz. İbn Teymiyye, 1990: 54-58) hadisi dünyevîleşmeye ve dengenin bozulmasına karşı ciddî bir uyarıdır.

İslâm, dünya-ahiret dengesi konusunda itidalin ve orta yolun izlenmesini tavsiye etmiş, ne dünya için ahiretin, ne de ahiret için dünyanın terk edilmemesini emretmiştir. Âyette; "ALLAH'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma" (Kasas: 77) buyrulurken Peygamberimiz de, (asm) "Kendini tamamen ibadete verme ve dünyayı ihmal etme" demektedir. :ÇiÇeK

Dünya malına karşı tutulan orta yol, yani hırs göstermeme, tembelliği gerektirmez. Bilâkis düzenli, planlı ve programlı çalışmayı gerektirir. Dünya geçici olduğu için, her dakikası ahiret lehinde değerlendirilmelidir. Mü’minin, meşrû dairedeki yapacağı her çalışma, ahireti hesabına geçeceğinden ibadetlerini kusursuz yerine getirmeye çalışır. :ÇiÇeK :flowers


Dünyayı nasıl sevelim?
:ÇiÇeK :flowers


Dünyayı, nefs-i emmâre karışmamak şartıyla ahiretin tarlası, esmâ-i İlâhiyenin aynası, Cenâb-ı Hakk'ın mektubatı ve geçici bir misafirhanesi olarak sevmek gerekir. Dünyayı ve mahlûkatı kendi hesaplarına değil, ALLAH hesabına sevmek ve kalbe, başka muhabbetlerin girmesine meydan vermeden sevmek gerekir. Çünkü, kalbin içi ALLAH'a mahsustur ve O'nun aynasıdır. :ÇiÇeK

Dünya fani ve de boş olduğu için kalbin alâkasına değmiyor. ALLAH hesabına yapılan bütün muhabbetler, elemsiz bir lezzet verir. İlâhî muhabbeti ziyadeleştirir. Yüce bir padişahın ihsan ettiği bir elmada iki lezzet bulunur. Birisi elmanın kendi lezzeti, diğeri de padişahın iltifatıdır. Görüldüğü gibi eşyaya ve bütün nimetlere kendi hesaplarına bakmakta bir lezzet, ALLAH'ın ihsanı hesabına bakmakta iki lezzet bulunmaktadır. Ayrıca ikinci lezzet, bâkî ve kalıcı lezzetleri netice vermektedir. :ÇiÇeK

Bütün nimetlere ve meyvelere zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilce lezzetlenilse, o muhabbet nefsanîdir, o lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın iltifâtı olarak sevilse ve o ihsan ve iltifâtların derecelerini takdir etmek suretinde tam bir iştah ile lezzet alınsa, hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir. Ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur; safâları, lezzetleri, rahatları azdır. :ÇiÇeK

Verilen nimete kanaat eden, kadere rıza gösteren ve ALLAH'a tevekkül edip teslim olan Mü’min, aşırı dünya sevgisinden kendisini korur, rızkının ilahî garanti altında olduğuna inanır ve rızkını elde etmek için çalışması gerektiğini bilir, iktisat eder, bu dünyanın geçici ve bir imtihan dünyası olduğunu düşünür, ALLAH'ın rızasını kazanmaya çalışır, var gücüyle kulluk standardını yükseltmeye çalışır. :flowers

Zenginlik, ilim, güzellik, şöhret, gençlik, yüksek mevki ve makamlar bize verilen emanetlerdir. Bu mallar, kulluğun gereği olarak emanet sahibinin rızası yönünde kullanılmalı ve asıl yatırım ahirete yapılmalıdır. :flowers


Sonuç olarak:
:Allah :ÇiÇeK :flowers

İnsan âciz ve fakir bir varlıktır, ihtiyaç sahibidir. Günaha düşmeye, hata işlemeye, dünyanın fânî ve geçici bir misafirhane olduğunu unutmaya, gaflete dalmaya her zaman müsaittir. Bu olumsuz durumlardan kurtulup uyanık kalabilmenin yolu devamlı zikir, şükür ve tefekkür hâlinde bulunmaktan geçer. İmanı kuvvetlendirecek kitaplar okumalı, sohbetlere katılmalı, sevdiğini ALLAH için sevmeli, yediğini ALLAH için yemeli, aldığını ALLAH için almalıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmalıdır. Aşırı uçlarda dolaşmaktan her zaman kaçınmalıdır. Zaten dinde aşırı gitmeyi hem yüce ALLAH, hem de Peygamberimiz yasaklamıştır.

Hırs, uzun emel, şan ve şöhret insanı dünyaya bağlar. Şaşaası çoktur ama, zehirli birer bal gibidirler. Lezzetten çok acı verirler. Onarılması güç yaralar açarlar. Bunlardan şiddetle kaçınılmalı, tövbe kapısının da ardına kadar açık olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Cömertlik, mala kalben bağlanmayı önler. Kanaatkârlık, en büyük zenginliktir. İktisat, berekettir. Hakikî iman da teslim ve tevekkülü gerektirdiğinden iki dünya saadetidir. :flowers :ÇiÇeK :dua:

KAYNAKLAR:
1- Memiş, Sedat, Dünyevileşme Üzerine, Prof. Dr. Mehmet Bayraktar ile Röportaj
2- Nursî, Bediüzzaman Said, Lemalar, s: 137, Yeni Asya Neşriyat.
3-Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, Otuz İkinci Söz - s.292, 293
4- Kutlay, Dr. H. İbrahim, Dünyevileşme,
www.risaleinurenstitusu[/color]
121  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / Kâinatta Tesadüfe Yer Yok : 04 Ekim 2008, 13:17:54
Bilim adı altında kâinatta "tesadüf" adı verilen bir başıboşluğun kol gezdiğini iddia edenlere en güzel cevap yine kâinatın kendisinden geliyor. Kâinat şüphe götürmeyecek bir tarzda "tesadüfe yer yok" diye haykırıyor.


Geçtiğimiz günlerde ajanslara "Tesadüfen yaşıyoruz" başlığı altında bir haber servis edildi. Söz konusu haberde insanlığın 70 bin yıl önce aşırı iklim şartları sebebiyle soyunun tükenme seviyesine geldiği, ancak bir şekilde bu akıbetten kurtulduğu ifade edilmekteydi. Haberin ne asıl kaynağında ne de kendi metninde böyle bir ibare yer almamasına rağmen haber "tesadüf eseri" vurgusuyla yayınlanmıştı. Türkiye'nin önde gelen bir haber ajansı tarafından servis edilen haberin metni şu şekildeydi: "Amerikalı ve İsrailli paleontologlar, insanlığın, 70 bin yıl önce aşırı iklim şartlarından ötürü soyunun tükenmenin eşiğine geldiğini ortaya çıkardı. ABD'den Stony Brook Üniversitesi, IBM Araştırma Merkezi ve İsrail'den Rambam Tıp Merkezinin yaptığı araştırmada, 70 bin yıl önceki aşırı iklim şartlarının, insan nüfusunu öylesine azalttığı ve soyunu tükenme noktasına getirdiği belirlendi. Stony Brook'tan Paleontoloji Profesörü Meave Leakey, makalesinde ‘Bundan sadece 70 bin yıl önce nüfusumuzun o kadar azaldığını ve tükenmenin eşiğine geldiğini kim düşünür?’ ifadesini kullandı. Bu alanda önceki araştırmalar, bugün 6,6 milyara ulaşan insan nüfusunun 70 bin yıl önce sadece 2 bin kişi olduğunu gösteriyor. Doğu Afrika'nın 135 bin ila 90 bin yıl önce büyük bir kuraklık dönemi geçirdiğini ve bu iklim şartlarının, birbirinden ayrı gelişen iki küçük gruba böldüğü insan nüfusunda önemli değişikliğe neden olduğunu belirleyen bilim adamları, ilk insanların 100 bin yıl boyunca ayrı yaşadıktan sonra tek bir pan-Afrika nüfusu haline sadece 40 bin yıl önce geldiğini belirtiyor. National Geographic Society'den Spencer Wells de, bu araştırmanın insan soyunun tarihinin kilit noktalarını ortaya çıkarmak için genetiğin olağanüstü gücünü ortaya koyduğunu belirterek, ‘İlk insanların tüm dünyaya yayılmadan önce soylarının az daha tükenmekte olduğu ve çok zor iklim şartlarından ötürü birbirinden ayrı küçük gruplar halinde yaşadıkları DNA'mızda yazılı’ diye konuştu.

İlk insanlar, ortadan yok olmanın eşiğine geldikleri bu karanlık dönemin ardından Afrika kıtasının pek çok bölgesini işgal etmesini sağlayacak biçimde hızla çoğaldıktan sonra, diğer kıtalara yayılmak üzere Afrika'dan göç etti. Bu dönemin Afrika'da Taş Devrinin sonuna denk geldiğini ve karmaşık bir dil konuşmaya, soyut düşünmeye başlayan modern insanın başlangıcı olduğunu düşünen bilim adamları, ilk insanların Afrika dışına çıkması ve diğer kıtalarda yayılmaya başlamasının, bundan yaklaşık 60 bin yıl önce meydana geldiğini tahmin ediyor. Araştırma, American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlandı."

Görüldüğü gibi aslında bilim adamları herhangi tesadüfî bir vakadan söz etmiyorlar. Bu tamamen haberi servis eden muhabirlerin yorumundan ibaret. Yine de söz konusu haberi okuduktan sonra aklımıza zamanımızın büyük âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi'nin "kâinatta tesadüfe tesadüf edilmez" mânâsındaki sözleri geldi. Aynı hakikati yüz yıllar önce Sokrates'ten, yahut yakın geçmişte Einstein’ın dilinden duymak da mümkün. Bu âlimlerin hiçbiri kâinat düzeninde tesadüf denilebilecek bir durumu kabul etmemişler. Kâinatta tesadüfe yer olmayacağını, evrenin ve insanın kusursuz bir denge ve fizikî ve matematiksel bir düzen içinde yaratılmasından anlamak mümkün. Bu gerçeği vurgulamak adına evrenin bilimsel olarak kabul edilmiş matematiksel düzenini aşağıda listeliyoruz:

Atmosferik basınç ve pi sayısı

Atmosferik basınç sayısı P= 0,101325 dir. P'nin karekökünü alıp 1’e böldüğümüzde Pi sayısını yaklaşık olarak bulabiliyoruz.

Bir sığırın canlı ağırlığı

Bir sığırın canlı ağırlığını bulmak için, göğüs çevresinin karesi ile vücut uzunluğu ve 87,5 kat sayısı çarpılır.

Cır cır böceği ile hava sıcaklığı arasındaki ilişki

Cır cır böceğinin sesleri ile hava sıcaklığı arasında bir ilişki vardır. Dolayısıyla hava sıcaklığını aşağıdaki formül ile Fahrenheit cinsinden bulabiliriz: T= 0,3.N+40 (T: hava sıcaklığı, N: Cır cır böceğinin bir dakikada çıkardığı ses sayısı)

Filin yüksekliği ve pi sayısı

Bir filin ayağı daire şeklindedir ve ayağının çapını ölçüp 2 ile çarptığımızda filin yüksekliğini bulabiliriz.

Eşkenar üçgen ve kar tanesi
Bir eşkenar üçgenin her kenarının ortasındaki üçte birlik kısmı alın. Bunlarla yeni bir üçgen oluşturun. Yeni üçgen şekil olarak aynı ve büyüklük olarak ilkinin üçte biri kadardır. Böylece devam edildiğinde, ideal bir kar tanesi elde edersiniz.

Doğadaki her şeyin birbirleriyle ilişkisi

Bir gölün alanını bulma ile bir madeni paranın yukardan düşme hızı arasında bir ilişki olabileceği çoğumuzun aklına gelmez. Ama böyle bir ilişkinin varlığını matematik ile anlayabiliyoruz. Gölün alanı integralle, paranın düşme hızı türev ile bulunur. Türev ise integralin tersidir.

Köpeklerin en uygun yolu seçmesi

Matematikçi Tim Pennings 2003 yılında The College Mathematics Journal'da yayımlanan makalesiyle, köpeği Elvis'in matematiksel analiz yaptığını dünyaya duyurmuştu. Suya atılan tenis topunun peşine düşen Elvis, çoğu zaman önce kumsal boyunca biraz koşup, daha sonra suya dalarak en kısa sürede topa ulaşıyordu. Bir başka deyişle, suda farklı, karada farklı hızla ilerleyebilen köpek, A noktasından B noktasına en kısa sürede ulaşabilmesi için hangi noktada suya girmesi gerekiyorsa, o noktada suya atlıyordu.

Gezegenler ve matematik

Her gezegen odaklarından birinde güneşin bulunduğu ekliptik yörüngede hareket eder ve gezegeni güneşe birleştiren çizgi, eşit zamanlarda eşit alanlar tarar.

Arılar ve altıgen

Arılar, peteklerini birim alanının tamamen kullanılması ve en az malzemeyle petek yapılması için altıgen şeklinde yapmaktadırlar. Ayrıca, bütün dişi bal arılarının yaptıkları petek gözeneklerinin açısı 70 derece 32 dakikadır.

Karıncalar ve vektörler

Sahra çölü karıncaları yön bulmada yol entegrasyon sistemini kullanırlar. Bu sistemde karınca, yuvadan çıktıktan sonra yaptığı yürüyüş ve dönüş hareketlerinin toplamını, yuvaya olan uzaklığını hesaplamak için kullanır. Karınca, yuvasına olan mesafeyi küçük segmentlere böler; her bir segment uygun yön ve uzaklık vektörünü taşır. Bu vektörlerin toplamıyla yuvanın uzaklık ve yönünü veren ‘homing’ vektörü elde edilmiş olur.

e sayısı ve doğa

1 + (1/1!) + (1/2!) + (1/3!) + (1/4!) + ... + (1/n!) serisinin toplamı "e" sayısını verir. Yaklaşık değeri: e = 2.71828182... dir. Matematikteki üç ünlü sayıdan biridir. Diğer ikisi pi ve i sayılarıdır ve kendi aralarında çok güzel bir harmoni oluştururlar, yani e üzeri i.pi -1 sayısına eşittir. Matematik ve Hayal kitabında E.Kasnar ve J.R.Newman, bu formül için şöyle derler: “Zarif, kısa ve anlam dolu. Uygulamalarının ise sonu gelmiyor. Formül, bilim adamına ve filozofa aynı derecede hitap ediyor”. Matematikçisi B.Peirce ise birgün derste bu formülü tahtaya yazdıktan sonra şöyle demişti: “Ne demek istiyor bilmiyoruz. Fakat onu kanıtladık”.

Doğada pek çok faaliyet e sayısındaki karakteristiğe sahiptir. Örneğin, Fransız böcek bilimcisi J.H.Fabre Örümceğin Hayatı kitabında, sisli sabahlarda örümcek ağlarının su damlacıkları ile yüklenerek yanar döner elmasları andıran zincir eğrileri çizdiğini anlatır ve şöyle der: “... ve bu ağların şanını e sayısı oluşturuyordu”.

Fibonacci Sayısı ve Doğa

Bu sayı, 1'den başlamak üzere kendisinden önceki iki sayının toplamına karşılık gelen sayıların dizisidir. Yani 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233… şeklinde ilerlemektedir. Çoğu kez Fibonacci dizisi olarak bilinen bu ünlü matematik dizisinin en çarpıcı yanlarından birisi, doğada tekrar tekrar karşımıza çıkmasıdır. Papatyalar büyürken her dal Fibonacci serisine uyarak yükselmektedir. Birbirine yapışık iki tabaka camda ışığın yansıması için şu kural vardır: 1.kere yansıması 2 biçimde... 2.kere yansıması 3 biçimde... 3.kere yansıması 5 biçimde… Bunlar Fibonacci sayılarıdır. İşin daha ilginç yanı Fibonacci sayısının Pascal üçgeninde de ortaya çıkmasıdır. Pascal üçgenin köşegenlerindeki sayıları topladığınızda Fibonacci serisi karşımıza çıkmaktadır.

Altın Oran ve Doğa

Altın Oran, pi sayısı gibi irrasyonel bir sayıdır. Altın oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, PHI(Fi) dir. Göze en hoş gelen, en estetik oran olduğundan bu isim verilmiştir. Bu sayı= 1.618033988… şeklinde sonsuza kadar devam eder. Üstelik yukarda incelediğimiz Fibonacci sayısı ile Altın Oran arasında ilginç bir ilişki vardır. Dizideki iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe Altın Oran'a yaklaşır. Doğada pek çok yapı altın oranı içerir.

Arı kovanı ve altın oran

Arı kovanlarında yaşayan dişi arıların sayısının erkek arıların sayısına bölündüğünde hep aynı sayı elde edilir, altın oran.

DNA ve altın oran

DNA molekülü tüm hayatın programını taşımaktadır. Her tam turunda 34 angstrom uzunluğunda ve 21 angstrom genişliğindeki çift heliks spiral yapısı ile altın oranı bünyesinde bulundurmaktadır ve 34/21= 1.619 sayısını vermektedir.

Ayçiçeği ve altın oran

Ayçiçeğinde yer alan ay çekirdekleri saat yönünde 55 adet, buna karşılık saat yönünün tersinde 89 adet bulunur ve 89/55=1,618 dir.

İdeal insan vücudunda altın oran

Üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır. İnsan vücudunun bir parçası olan kolları dirsek iki bölüme ayırır (üst bölüm ve alt bölüm olarak). Kolumuzun üst bölümünün alt bölüme oranı altın oranı vereceği gibi, kolumuzun tamamının üst bölüme oranı yine altın oranı verir. Her insanın boy ölçüsünün göbek boyuna oranı yaklaşık olarak altın oran çıkmaktadır. Yine her insanda ayak boyunun uzunluğu ile dirsek el arası uzunluğu eşittir.

Kalp şekli ve koordinatlar

Denklemlerin polar koordinatlarda gösterilmesi sayesinde pek çok ilginç şekil elde edilebilir. Bir kuşun, bir futbol topunun veya bir kalemin şekli uygun denklemler yazılarak elde edilebilir. Denklemlerden şekillerin oluşmasını izlemek pek çok insan için büyüleyicidir. Bu şekilde oluşturulan şekillerden birisi de 'kalp'tir. Kalp şeklini elde etmek için kullanılabilecek en basit denklem (r=b+a*cosV)'dir. Bu kalp şekli aynı zamanda cardioid olarak da bilinir.

Fractal geometri (Doğadaki geometri)

Fraktal; sonsuza dek iç içe geçmiş, gitgide küçülen ve alanı sonsuz olan şekillerdir. Bu şekillerin en önemli özelliği, ne kadar büyütürseniz büyütün, görüntünün her küçük ayrıntısının, bütün ile tıpatıp aynı karakteristikleri taşımalarıdır. Bilgisayarlar yardımıyla gerçekleştirilebilen matematiksel tekrarlar muhteşem grafik görüntüler elde edilmesini sağlar.

TESADÜF OLABİLİR Mİ?

Bu bilgileri çoğaltmak mümkün. Şimdi sormak gerekiyor. Bu kadar kusursuz bir düzenin hâkim olduğu kâinatta halen tesadüften söz etmek mümkün müdür? Yoksa Bediüzzaman Said Nursî'nin dediği gibi demek lazım gelmez mi?

"Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körü körüne, tesadüf eseri değildir." Ve yine Nursi'nin deyimiyle pek tabii ki “Tesadüf yok, hâdisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir."
 
 
 
122  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / İlk Ezan Nerde Okunuyor Biliyormusunuz..??? : 04 Ekim 2008, 13:16:57
Milyonlarca yıldır güneş ilk defa oraya doğuyor her sabah. Japonya'nın doğusuna, Rusya'dan okyanusa bir çengel gibi sarkan Kamçatka'ya... Dünyada güneşi ilk görenler Kamçatkalılar.

Kainatın deveranına eşlik etmeye de ilk olarak onlar davet ediliyor her sabah.

Ne kutlu bir davet...

Kamçatka'da başlayan sabah ezanı, sırayla bütün ülkelere uğruyor, meridyenlerde konaklıyor, şehirlerde minareler arıyor kendine. Buhara, İsfahan, Şam, Mekke, Medine, Urfa, İstanbul gür sesli müezzinlerini ezanla buluşturuyor şerefelerde.

Bütün dünyada her an ezan okunuyor... İnsanlık her an kurtuluşa davet ediliyor...   

Arap, Acem, Türk, Bosnalı müezzinler hepsi aynı cümleyi tekrar ediyor; Allahu ekber!
123  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / [c]: Dualarımız Kabul Olsun ... : 04 Ekim 2008, 13:11:09
Amin..Teşekkürler Turkuaz.. Wink


Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

Allah'ım, kalplerimizi imân ve Kur'ân nuruyla nurlandır.

Allah'ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed'e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle.
 

Âmin.



124  Genel Kategori / İslâm ve İnsan / [c]: Dualarımız Kabul Olsun ... : 03 Ekim 2008, 23:58:08
Allah razı olsun Juliet böyle  bir bölüm başlattığın için..İlk önce duaya ben AMİN diyeyim.. Wink


Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın


            RABBİM
          -BÜYÜK DUA-
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Hiçbir şeyde sana dua etmekteki şu tat yoktur,
Alemlerin Rabbisin  sen ,affına hudut ,had yoktur,
Sayıya rakama sığmaz,mağfiretin boldur Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Dünya denen şu alemde garipten de garibiz biz,
Hem nuruna,hem aşkına,hem affına talibiz biz.
Gönlümüzü bir umman yap ve aşkını doldur Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Sensin kalbimizde atış, sensin beynimizde fikir,
Sensin her kalp atışında sessiz,huşu dolu zikir,
Bizi bu fikirle yaşat,bu zikirle soldur Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Hayat sınar, her şey soru, bizler af uman talebe,
Bazen şeytana mağlubuz, bazan nefs çalar galebe,
Bizi dertle değil, aşkla, biz ölmeden oldur  Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Senden ayrı kim var ise. Zenginse de mahrum olur,
Seni anmayan yürekler, gam dolmaya mahkûm olur,
Gösterdiğin huzur yolu, tutulacak yoldur Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Kim ki; sırf gösteriş için  kılıyor ve tutuyorsa,
Kendine göre herkesi, aldatıp uyutuyorsa,
Onu adı münafıktır, yaptığıysa roldür Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Dünyanın her neresinde bir iyi kul ağlıyorsa,
El açarak, ümidini yalnız sana bağlıyorsa,
Onun hakkını zalimden, dünyada da aldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Afrika çölünde açı, hayatından umutsuzu,
Bir lokma ekmeğe muhtaç, güneş altında suzu,
Gören sensin, bilen sensin, tut elinden kaldır Rabbim..
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Kim ki; derdini isyansız ve sabırla çekiyorsa,
Yardımını temiz kalple yalnız senden bekliyorsa,
Sen o sabreden kulunu nur gölüne daldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Sana el açmak bir nasip, bunu nasip eyle bize,
Alnı seccadeler öpsün, nefsimizi getir dize,
Gönlümüzün bamteline af bestesi çaldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Fakirin  bir eksiğini, rızan için gidermezse.
Sen ona bol bol vermişsen, o muhtaca hiç vermezse.
O ne kötü zenginliktir, o ne kötü maldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Nimete şükrümüz sana, hamd da yalnız sana mahsus,
Haram şerbetse de zehir, günah sefaysa da kabus,
Senin rızan zehirdeyse, bize şerbet, baldır  Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Kimin ki; yoktur imanı, kimin ki; yoktur ameli,
Dünyada hiç durmasa da, çok işler görse  de dili,
Yarın sorgu, sual güne, o bir dilsiz, lâldir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Kim ki; gurura kapılıp, üstten bakmışsa kuluna,
Senin yolun duruyorken, gitmişse kendi yoluna,
Mahşer günü onun hali acınacak haldir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Ömür milyar sene olsa, bir gün yine dolacaktır.
Nihayet bir mezar taşı bizlere son olacaktır.
Bizi sonsuza götüren ağaçtan bir saldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Bir yetimden, bir öksüzden zalimane alınmışsa,
Bir fakirin, bir yoksulun sofrasından çalınmışsa,
Bin türlü yemek sunulan sofrada ki yaldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Gaybı yalnız sen bilirsin, sen bilirsin geleceği,
Sen bilirsin doğacağı, sen bilirsin öleceği,
Kahinlerin tahminleri ne tuhaf bir faldır Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Sen bizi çok, çok seversin, babamız, anamızdan çok,
Senden başka yolumuz yok, senden başka kapımız yok,
Sana dua ederken dil, gözlerde ki seldir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

“Af” o ne güzel kelime, sanki gökten rahmet yağış,
Sen sevmek ne güzel şey, ne güzel katından bağış,
Sanki sıcak günde serin esen tatlı yeldir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Çizdiğin sınırı, haddi, şeytana uyup aşmışsa,
Birliğini inkâr edip, en doğru yoldan şaşmışsa,
Çok yakınımız olsa da bizim için eldir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Okşamazsa merhametle, öksüz, yetimin başını,
Silmezse yardım eyleyip bir garibin göz yaşını.
Kaldırmazsa bir düşeni, o ne kötü eldir  Rabbim
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Tefekkür ki; senin emrin, o ki; seni bulma yolu,
Büyük zaferle müjdele iyi yoldaki her kulu.
Kine son verecek fikre kabuğunu deldir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Rabbim, dar ve geniş anda, hep seninle, seninleyiz,
Varsa eğer içimde gururdan , kibirden bir iz,
Onu yüce aşkın ile iz kalmadan sildir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Bizce imtihan saati, ömür denen kısa süre,
İmtihan salonu ise dünya denen garip küre,
Soruların cevabını sen bizlere bildir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Döksek günahları belki, taşar o engin denizler,
Sensin Gafur, sensin Kerim, günahkâr kullarız bizler.
Tövbeye yanaşmayan dil, ne zavallı dildir Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Sana el açmak kurtuluş, secde etmektir yükseliş.
Candan, gönülden, yürekten seni anmak ne yüce iş.
O an yüreğimiz Kevser suyu dolan göldür Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Seni bilmemekten koru, sevdiklerimizi koru,
“Ol” demezsen ne olur ki?... Soru üzerine soru,
Aşkının girmediği kalp, kupkuru bir çöldür Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen
kayıt olun ya da giriş yapın

Dilimiz şükürde olsun, gönlümüz zikirde olsun,
Her kalp atışında aşkın zihinde, fikirde olsun,
Bizi bu imanla yaşat, bu imanla öldür Rabbim.
 
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen